Bizler, “Yurtta sulh, cihanda sulh..” ilkesiyle kalbinden toplumsal kin ve nefret duyguları silinmiş cumhuriyet çocuklarıyız. Sakın yanlış anlamayın bunu bir eksiklik olarak değil bir artı olarak söylüyorum..

Siz hiç ermeni yurttaşlarımızdan veya ermeni kimliğinden nefret eden bir Türk gördünüz mü? Ben görmedim.. “Parmakla gösterilecek istisnai bir ruh hastası” olmadıkça 70 milyonluk Türkiye’de kimsenin böyle birisini bulabileceğini  sanmıyorum. Yıllardır süregelen dış kaynaklı kışkırtmalara rağmen hala bu topraklarda aynı kültürün çocukları olarak iç içe ve birbirimizi severek yaşıyoruz. Bence bu Atatürk’ün ve Cumhuriyet Türkiye’si yöneticilerinin bilinçli bir politikası idi. Atatürk dünyadaki pek çok liderin ve yöneticinin göremediği bir gerçeği “Toplumsal  kin ve nefretin ülkeye hiçbir şey kazandırmadığını aksine tehlikeli gelişmelere yol açabileceğini” gördü ve diğer toplumlar ve dünyayla ilişkide barışın yolunu bu cümle ile gösterdi “Yurtta sulh, cihanda sulh..”

Bu feraseti gösteremeyen Makaryosun kendi toplumuna ektiği nefret tohumları ve Enosis ideolojisi ile başlattığı katliam sonuçta iki halkın birbirine kıymasına ve pek çok masum insanın ölmesine neden oldu. Asistan iken bir tıp kongresinde uzattığım elimi sıkmayı reddeden yunanlı meslektaşımın haline yalnız ben değil Amerikalı ve Fransız meslektaşlarım da güldükleri zaman ülkemin bana verdiği eğitimle gurur duymuştum... 

 Yugoslavya da gençlere “nefret ve intikam” duyguları aşılayan Miloseviç, arkasında katledilmiş yüz binlerce masum insan,  parçalanmış ve fakirleşmiş bir ülke ve hala birbirinden nefret eden insan toplulukları bırakmadı mı?...

Yıllar önce Amerika’ya giderken Fransa’dan  aktarma yaptığım uçağa hatırladığım kadarıyla Rusya’dan Amerika’ya göç etmekte olan kalabalık bir ermeni aile bindi. Elimde saz olduğunu gören biri yanıma yaklaşıp güzel bir Türkçe ile nereli olduğumu sordu. Biz sohbet ederken konuşmamızı aynı aileden bir genç bozdu, sinirli hareketlerle beni işaret ederek bir şeyler söyledi yakınına .. Yol arkadaşım bana dönüp aldırma ona der gibi elini salladı.. “Seninle konuştuğum için bana kızıyorlar...” dedi ve ilave etti “Yolumuz uzun, ben çok güzel Türkçe şarkılar bilirim, sen çal ben söyleyeyim..” On iki saatlik yolculuğu uçağın gerisinde güzel şarkılar söyleyip sohbet ederek geçirirken arkadaşım akrabalarının yanına her gittiğinde benim yüzümden azar işitti ve kavga etti....

“Kin ve nefret” duygusunun insanları hasta ettiği ve  depresyona soktuğu bilimsel  olarak gösterilmiştir. Bu çirkin duyguların toplumları da hasta etmediğini kim söyleyebilir? Bu gerçeği fark eden liderler ülkelerinin önderi ve kurtarıcıları olmuşlardır. Ghandi, ülkesini İngiliz sömürgecilerden kurtarırken hareket stratejisini “İngilizlerden nefret etme ve onlardan intikam alma” gibi bir temele oturtsaydı acaba başarılı olabilir miydi? Ya Nelson Mandela Güney Afrika’nın özgürlük savaşında “Siyahlar katledildi, intikam.. intikam...” diye bağırıp “Beyazlar siyahlara soykırım yaptı bunu kabul edip tazminat ödesinler....” diye tuttursaydı ülkesi  bugünkü huzurlu birlikteliğe ulaşabilir miydi?

Pozitif psikiyatrinin öncüleri hastalarına “bağışlama”nın önemini anlatmaya çalışıyor ve insanları mazideki kavgaları ve hatıralarıyla  barışmaya çağırıyorlar. Hastalarımın içinde geçmişte kendilerine yapılan bir haksızlığa veya hak etmedikleri bir davranışa takılıp kalmış pek çok kişi görüyorum. “Geçmişle barışıp unutmak” yerine ısrarla “Hatırlayıp nefret etmeyi” tercih ediyor ve bu duygudan bir nevi mazoşist bir zevk alıyorlar. Bu arada kendilerine ve etrafındakilere dünyayı zindan etmişler ne gam?

Korkum, bize karşı yıllardır sürdürülen dış kaynaklı bu “nefret” politikasının ülkemizin Atatürk’ten miras kalan “barışçı” politikasını bozması... Çocuklarıma “Ermeniler bizi kesmişti...”demeyi,  son günlerde gazetelerde çıkmaya başlayan “Ermeniler 500 bin Türkü öldürmüş...”haberlerini göstermeyi hiç istemiyorum. Eğer maziyi kaşıyacak olursak bizim 1914 lere kadar gitmemize de gerek yok. 13 yıl önce Karabağ bölgesini işgal eden Ermenilerin Rus askerleri ile birlikte yaptığı Hocalı katliamında bir günde 613 Azeri Türk öldürüldü ve katliamı yapanlar halen ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar..

Bu nefret politikası, karşılıklı dikilen anıtlardan ve ortaya çıkarılan katliam resimleriyle, toplu mezarlarda yatan masum insanların kemiklerinden başka ne verebilir bize? Binlerce yıldır aynı topraklarda birlikte yaşamış insanlar olarak, geçmişte veya gelecekte, istediğimiz  zaman aynı miktarda“kötü” ve gene istediğimiz zaman aynı miktarda “iyi ve insancıl” olabildiğimizden  eminim, ne bir fazla ne bir eksik... Çünkü kim ne derse desin biz bu topraklarda yüzyıllardır birlikte yaşamış aynı kültürün insanlarıyız.....

Şimdi bizler, “Yurtta sulh, cihanda sulh” şiarıyla yetişmiş cumhuriyet çocukları olarak dünya çapında  maruz kaldığımız bu çirkin kampanyayı görünce şaşırıyoruz, yoksa  “sevgi, tolerans, anlayış, hoşgörü” gibi onlarda zaten fazlasıyla olduğunu düşündüğümüz erdemler “batıya” ait değil miydi? Yoksa hep övündükleri bu erdemler sadece kendilerine gelince işliyor da biz Türklere karşı kullanmak zor mu  geliyor?

Geçen Paskalya da laboratuarımızda çalışan arkadaşımız Talin hanımın getirdiği renkli yumurtaları ve nefis paskalya çöreklerini hep birlikte yedik. İçlerindeki nefreti büyütüp besleyerek taaa Amerika’dan günümüz dünyasına ve Türkiye’mize taşımaya çalışanlar ne yaparlarsa yapsınlar biz cumhuriyet Türkiye’sinin çocuklarıyız ve birbirimizin bayramlarını sevgiyle kutlamaya devam edeceğiz...

www.doktormurat.net sitesinden 25.10.2014 tarihinde yazdırılmıştır.